Taşınmaz mülkiyetinin olağan şekilde kazanılabilmesi için taraflarca tapuda tescil işlemlerinin yapılması ve devir sürecinin tamamlanması gerekmektedir. Bazı durumlarda ise taraflar arasında geçerli bir hukuki sebep olmasına rağmen malik tarafından devir işleminin yapılmaması nedeniyle mahkeme tarafından verilen kararla tapu nezdinde taşınmaz devir işlemi gerçekleştirilmektedir.
Uygulamada yapılan tescil işlemleri ile ilgili birtakım uyuşmazlıklar çıkmakta ve buna bağlı olarak mahkemeler nezdinde davalar açılmaktadır. Tapu kayıtlarının gerçeği yansıtmadığı durumlarda tapudaki kayıtların gerçek hak sahibi lehine düzeltilmesini sağlayan dava türü Tapu İptal Ve Tescil Davası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tapu iptali ve tescil davası, tapuya hukuka aykırı olarak veya yolsuz olarak tescil edilen mülkiyet hakkının, hukuka uygun hale getirilmesi için açılan davadır. Tapu iptal ve tescil davası, ayni hakkı ihlal edilen kişinin mülkiyet hakkını temin eden en önemli dava türüdür. Tapu iptal ve tescil davası, kaynağını doğrudan Anayasamız ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden alan mülkiyet hakkına dayanmaktadır.
Tapu iptal ve tescil davası sonucunda gerçek hak sahibi tapu kütüğüne malik olarak tescil edilerek hukuka aykırılık giderilmektedir. Dolayısıyla bu dava türünde mülkiyet mahkeme kararı ile kazanılmaktadır.
TMK m. 1024/2’de Bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescilin, yolsuz tescil olduğu belirtilmiştir. Tapu kayıtlarındaki tescilin bir hüküm ve sonuç meydana getirmesi için geçerli bir hukuki sebebe dayanması gerekmektedir. Sebebe bağlılık kuralı gereğince tescilin geçerli ve haklı bir sebebe dayanması zorunluluğu bulunmaktadır. Yolsuz tescilin söz konusu olduğu durumlarda tapu kaydının gerçek duruma getirilmesi için yolsuz tescil nedeniyle tapu iptal ve tescil davası açılması gerekmektedir.
TMK m.1025’de bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olunmuş ya da değiştirilmiş ise bu yüzden ayni hakkı zedelenen kimsenin tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebileceği düzenlenmiştir.
Yolsuz tescil genel bir kavram olup yolsuzluk, tescil talebinde bulunan kişinin fiil ehliyetine veya tasarruf yetkisine sahip bulunmaması, tescile dayanak teşkil eden işlemin (satış, bağış vb.) şekil, irade sakatlığı, sahte vekâletnameyle veya vekâletnamenin kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi gibi sebeplerden kaynaklanabilir. Hukuki sebep mevcut olmadan bir tescilin yapılması mümkün görülmemekle birlikte uygulamada, tapu memurunun kasti davranışı, dikkatsizliği, yanılması veya yanıltılması, tapu işlemleri sırasında gerçekleştirilen sahtecilik fiilleri sonucu, hukuki sebepten yoksun tesciller yapılabilmektedir. Dolayısıyla şekle aykırı olarak yapılan tescil, fiil ehliyeti bulunmaksızın yapılan tescil, sahte vekaletname ile yapılan tescil, aynı taşınmaz ile ilgili iki veya daha çok tapu kaydı bulunması gibi durumlarda yolsuz tescil gündeme gelecek ve bu kayıtların düzeltilmesi için tapu iptal ve tescil davası açılabilecektir.
Taşınmaz mülkiyetine ilişkin tüm davalar kural olarak tapu kaydında malik olarak görünen kişiye karşı açılır. Malikin ölmüş olması halinde ise tapu iptal ve tescil davasının mirasçılara karşı açılması gerekir. Ayrıca tapu kaydında mülkiyet hakkı dışında ayni veya şahsi bir hakkın ortadan kaldırılması da talep edilirse, tapu kaydındaki hak sahibine de ayrıca dava açılması gerekir. Bu kapsamda ipotek tesis edilmiş bir taşınmaz ile ilgili salt tapu iptal ve tescil davası açılması davacı açısından yeterli olmayacaksa lehine ipotek tesis edilen kişi aleyhine de dava açılması gerekmektedir.
Olağanüstü zamanaşımı nedeniyle açılacak tapu tescil davaları, ilgili tüzel kişilik ve hazine aleyhine birlikte açılmalıdır. TMK m.713’te yer alan, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran bir kişi hazine ve ilgili köy veya belediye tüzel kişiliği aleyhine tapu tescil davası açmalıdır.
Muris muvazaası, miras bırakanın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla, mirasçılarından biri veya üçüncü bir kişiye aslında bağışlamak istediği taşınmazını, satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile muvazaalı olarak devretmesidir. Miras bırakanın mirasçılarından biri veya üçüncü bir kişiyle yapmış olduğu görünürdeki işlem olan satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi, tarafların gerçek iradelerine uygun olmaması sebebiyle muvazaalı olduğu için geçersizdir. Taraflar arasındaki gizli sözleşme olan bağışlama sözleşmesi ise şekil şartlarına uygun olmaması nedeniyle geçersiz olup bu kapsamda tapu iptal tescil davası açılabilmektedir.
Ölünceye kadar bakma sözleşmesi TBK m. 611’de, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır. Miras bırakan, yine mirasçılarından birini veya birkaçını mirasından mahrum bırakmayı hedefleyerek yine mirasçılarından biriyle veya üçüncü bir şahısla ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayanarak bu kişi lehine kazandırma işleminde bulunabilir. Miras bırakanın, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla taşınmazını ölünceye kadar bakım sözleşmesi ile devretmesi halinde, tapu iptal tescil davası açması mümkün görünmektedir.
Vekalet görevinin kötüye kullanılması, vekalet verilen kişinin, bu yetkisini vekalet verenin menfaatleri doğrultusunda değil, kendi çıkarları için veya üçüncü kişilerin yararına kullanması durumunda gündeme gelmektedir. Vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir (TBK 504/1) Vekalet görevinin kötüye kullanıldığı, 3. kişiler tarafından bilinmiyor veya bilinmesi gerekmiyor ise, vekalet görevinin kötüye kullanılması bir iç ilişki olarak kalır ve açılan davanın reddine karar verilir.
TMK m.732’de, Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması halinde, diğer paydaşların önalım hakkını kullanabileceği düzenlenmiştir. Paylı mülkiyete konu bir taşınmaz bulunması, pay sahiplerinden biri tarafından 3. Bir kişiye payın satılmış olması, fiili taksimin bulunmaması, ön alım hakkından feragat edilmemiş olması ve bildirim varsa 3 ay yoksa devirden itibaren 2 yıl içerisinde davanın açılmış olması gerekmektedir.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana devretme yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilecektir. İnançlı işlem nedenine dayalı tapu iptali ve tescil davasında inanç sözleşmesinin varlığı, yazılı delil ile ispatlanmak durumundadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, inançlı işlem, muvazaadan farklı bir kavramdır.
TMK m.713’de, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi tarafından mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tescilini talep edebileceği düzenlenmiştir. Ancak 3. kişi adına kayıtlı bir taşınmaz, hazineye ait taşınmaz veya mera vb. nitelikli bir taşınmaz 20 yıl süreyle davasız bir şekilde kullanılsa dahi tapu kütüğüne tescil talebinde bulunulamaz. Bu kapsamda davanın Hazine ve ilgili tüzel kişilik aleyhine açılması gerekecektir.
Alıcı ve satıcı arasında noter nezdinde taşınmaz satış vaadi sözleşmesi akdedilmiş olmasına ve alıcı tarafından sözleşmede kararlaştırılan yükümlülükler yerine getirilmesine rağmen satıcının devir yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde Alıcı tarafından tapu iptal tescil davası açılabilecektir. Taraflar arasında sözleşme ilişkisi bulunması sebebiyle bu davanın 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içerisinde açılması gerekmektedir.
Kadastro tespitleri, birçok nedene dayalı olarak hatalı bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Uygulamada, taşınmaz maliki vefat etmiş olmasına karşın intikal işlemlerinin gerçekleştirilmemiş olması sebebiyle kadastrodan haberdar olunmaması, kadastro çalışmaları sırasında malikin yurtdışında bulunuyor olması, kadastro memurlarına yanlış ve yanıltıcı bilgi verilmesi vb. sebeplerle hatalı kayıtlar yapılabilmektedir. Askı ilan süresi tamamlanmış ve kesinleşmiş kadastro tespitinin hatalı olduğu iddia edilmekte ise bu tespite karşı tapu iptal ve tescil davası açılması gerekmektedir. Kadastro Kanunu m.12’de, tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açılamayacağı düzenlenmiştir.
Hukuki ehliyetsizlik, kişinin temyiz kudretine veya fiil ehliyetine sahip olmadığı durumu ifade etmektedir. Bu davalar, özellikle akıl hastalığı, akıl zayıflığı veya yaş küçüklüğü gibi sebeplerle hukuki işlem ehliyetine sahip olmayan kişilerin yaptığı işlemlerin geçersiz sayılması amacıyla açılır. Fiil ehliyetine sahip olmayan kişinin yaptığı taşınmaz satış işlemleri hukuka aykırı olup tapu iptal ve tescil davasına konu olmaktadır
Müteahhitten taşınmaz satın almış olan üçüncü kişiler, arsa sahipleri tarafından söz konusu taşınmazların mülkiyetlerinin kendilerine verilmemesi halinde, temliken tescil talepli olarak tapu iptali ve tescil davası açabilmektedir. Bu davanın açılabilmesi için, müteahhitin arsa sahibine karşı yükümlülüklerini yerine getirmiş olması müteahhidin davaya konu bağımsız bölümleri hak etmiş olması gerekmektedir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. Maddesi uyarınca taşınmazın aynına ilişkin olan davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir.
Tapu iptal ve tescil davası tapu kütüğü nezdinde doğrudan değişiklik meydana getirmeye yönelik olması sebebiyle taşınmazın aynına ilişkindir. Dolayısıyla bu tür davalarda yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olup bu yetki kuralı kesin yetki niteliğindedir. Davanın farklı bir yerde açılması yahut genel yetki kuralı uyarınca davalının yerleşim yerinde açılması durumunda dahi davanın yetkisizlik nedeniyle reddine karar verilecektir.
Tapu iptali ve tescili davalarında genel görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Ancak somut olayın özelliğine göre davanın ticari işlemden kaynaklanması halinde Ticaret Mahkemesi veya tüketici işleminden kaynaklanması halinde Tüketici Mahkemesi görevli olabilecektir.
Tapu iptali ve tescil davalarındaki zamanaşımı süreleri, davanın dayanmış olduğu hukuki nedenlere bağlı olarak farklılık göstermektedir. Ancak Tapu iptali ve tescil davası, mülkiyet hakkına ve esasen ayni hakka dayandığından kural olarak zamanaşımına tabi değildir. Dolayısıyla istisnai durumlar haricinde tapu iptal tescil davasında zamanaşımı veya hak düşürücü süre yoktur.
Tapu iptali ve tescil davası borçlandırıcı bir işleme dayanmakta ise genel zamanaşımı süresi olan 10 yıl içerisinde davanın açılması gerekmektedir. Taraflar arasında noter nezdinde akdedilen taşınmaz satış vaadi sözleşmesine göre, alıcının tüm edimlerini yerine getirmesine karşın satıcının devir yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde 10 yıllık genel zamanaşımı süresi içerisinde tapu iptal tescil davası açılması gerekmektedir. Yine Kadastro işleminden kaynaklı açılacak tapu iptali ve tescil davalarında 10 yıllık süre içerisinde davanın açılması gerekmektedir.
HMK m.389’da, mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebileceği düzenlenmiştir. Bu kapsamda ihtiyati tedbir kararı verilmesi için;
Durumlarından herhangi birinin bulunması gerekmektedir. Dava konusu, taşınmazın aynına ilişkin ise ileride hak kaybı yaşanmaması adına davanın başında ihtiyati tedbir talebinde bulunmak son derece önemlidir. Mahkeme tarafından verilecek ihtiyati tedbir kararı ile birlikte taşınmazın 3. Kişilere devri engellenmiş olacaktır. İhtiyati tedbir kararı verilebilmesi için mahkemece uygun görülecek tutarda teminat yatırılması gerekmektedir. Uygulamada genel itibari ile mahkemeler tarafından dava değerinin %15’i nispetinde teminata hükmedilmektedir.
“Bilindiği üzere, uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada mirasbırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun 213.) ve Tapu Kanunu’nun(TK) 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.”
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet akdini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda(TBK) sadakat ve özen borcu vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 sayılı Borçlar Kanununun 390. maddesi) aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.
Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse görülecek işin niteliğine göre belirlenir(TBK’nin 504/1). Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil, değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilinin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun(TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ancak, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.